|
Muharrem'in Seyyar Aşkı 18.12.2007 - 00:01 Bilinen Şarkıların Bilinmeyen Hikâyeleri - 1
Seyyar satıcı Muharrem'in hüzün dolu hikâyesidir anlatacağımız. Muharrem, 7 çocuklu bir ailenin en büyük çocuğu... Hayatı zorluklar, sıkıntılar içinde geçmiş. Gamsız hayat, herkese farklı sunarken garip oyunlarını, o kendi payına düşeni fazlasıyla almış. Üstüne üstlük bir de babasını erken yaşta kaybedince kardeşlerine hem abilik, hem de babalık yapmak zorunda kalmış. Feleğin erkenden sırtına ağır yükler yüklediği insanlardan biri; nam-ı diğer, "acıların çocuğu" Muharrem.
Bir koltuğa iki karpuz sığmaz, bilirsiniz. Bizim Muharrem de hem evi geçindirip hem de okullarını tıkır tıkır bitirecek bir olağanüstülüğe sahip değil; ortaokuldan sonra okumamış, bırakmış okulunu. Neler yapmamış ki geçim pahasına... Hamallıktan tutun da, ayakkabı boyacılığına varıncaya kadar türlü yollarından geçmiş hayat çarkının.
Derken efendim yıllar yılları kovalamış, acıyla da olsa zaman geçiyormuş ne de olsa. Muharrem, kazandıklarından kenara köşeye ayırdığı üç beş kuruşla kendisine bir seyyar satıcı arabası alıvermiş bir gün. Ne mi yapacakmış seyyar arabayı? Mahalle mahalle dolaşıp sebzecilik yapacakmış tabii ki. İlkin biraz bocalamış ama bu yolları az çok biliyor bizim Muharrem; toparlaması zaman almamış. Hatta iyi denebilecek bir kazancı da olmuş zamanla. Mevlaya şükretmiş, kendisini biraz olsun düzlüğe çıkardığı için.
Eee, durumu biraz düzeltince ister istemez şöyle bir kendisine de bakmış tabi. "Yaşımız da geldi getirdi" demiş acıyla dolu yüzündeki belli belirsiz tebessümle. "Hayırlı bir kısmet çıksa da biz de çoluğa çocuğa karışsak..."
Günlerden bir gün seyyar arabasıyla mahalleleri dolaşırken yukarı mahallede bir evin penceresindeki kıpırtı dikkatini çekmiş Muharrem'in. İşkillenmiş ama belli etmemiş. Gel zaman git zaman kıpırtılar artmış. Muharrem farketmiş artık tülün ardındaki gözleri. Demiş ki kendi kendine: "Elalemin namusuna göz süzmek bize yakışmaz Muharrem, kendine gel."
Zaman sonra efendim o gözler, taşmış pencereden ve dahası Muharrem ne zaman mahalleye uğrasa ondan bir şeyler satın alır olmuş bu gözlerin sahibi kız. Kimi zaman üç kilo patlıcan, kimi zaman akşamki misafirler için yarım kilo domates, kimi zaman da bir file kuru soğan... Aslında soğan moğan bahaneymiş, kızın Muharrem'de gözü varmış, cilveleniyormuş aklı sıra. Muharrem de kayıtsız değilmiş hani kıza. Boy desen yerinde, güzellik desen on numara. Eee böyle kısmet ayağına gelir de kaçırılır mı? Yine böyle bir gün, kızla ayaküstü tanışıvermiş bizim Muharrem. Kızın ismi Necla'ymış. O da onun gibi ortaokuldan terkmiş. "Kadın kısmısı erkeğinden üstün olmamalı" diye düşünmüş Muharrem, sevinmiş kızın dengi olmasına.
Günler böylece geçip giderken artık Muharrem'le Necla'nın aşkı da mahallelinin diline düşmüş tabi. Delikanlı adamdır bizim Muharrem, böyle lafa söze pabuç bırakacak biri değil; "evlenelim" deyivermiş Necla'ya, bir akşamüstü deniz kıyısında beraberce yürürlerken. Necla'nın ağzı kulaklarına varmış ama belli etmemiş. "Yalnız" demiş Necla, "abim..." "Ne olmuş abine?" diye sormuş Muharrem kaygıyla. "Abim aşkımızdan fena halde rahatsız." demiş Necla, "'Seni bir seyyar satıcı parçasına yar etmem' diyor." Bu sözleri duyunca yüzü düşmüş Muharrem'in. "Seyyar satıcı parçası" sözü çok gücüne gitmiş. Ama "Allah kerim" demiş gene de. "Ne olursa olsun evleneceğiz, inan bana" diyerek bakmış Necla'ya. Gözlerindeki umut kırıntıları, akşam güneşinin kızıllığına karışmış.
Necla'nın abisi boş durmamış bu arada. İlkin Necla'yı çekmiş karşısına. Demiş, "bir daha o herifle görürsem seni, bacaklarını kırarım bilmiş ol." Sonra da Muharrem'i yakalamış tenhada. "Bırakmazsan kardeşimin peşini, çok fena olur, ayağını denk al" diye tehditler savurmuş.
Aşk bu tabi, engel tanır mı? Necla'yla Muharrem gizliden gizliye gene buluşuyorlarmış. Her şeye rağmen evlilik hayalleri kuruyorlarmış. İşte böyle bir gün, Necla'nın abisi yakalayıvermiş onları bir pastanede. Kızı kolundan tuttuğu gibi eve götürmüş. Muharrem kalakalmış oracıkta.
Asıl kıyamet ertesi gün kopmuş. Hain abi, zabıta arkadaşlarını arayıp Muharrem'i ihbar etmiş. "Ne yapıp edin, hayatını mahvedin bu hergelenin" demiş. Zabıtalar da hiçbir şeyden habersiz seyyar arabasıyla gezinen Muharrem'i ücra bir sokakta kıstırıvermişler. Sonra da yer misin, yemez misin. Ne seyyar arabası kalmış, ne sebzeler... Hepsi paramparça olmuş. Yediği dayak da cabası... Elinde bugüne kadar kazandıklarından fazlasını ödetecek bir ceza makbuzu, oracığa yığılıvermiş bizim Muharrem.
Gözlerini araladığında, acılı hayatının yeni bir dönemecinde olduğunu bir kez daha anlamış. Yüreği bunalmış, soluksuz kalmış adeta. Boğazında bir şeyler düğüm düğüm olmuş. Yanıbaşında, parçalanmış seyyar arabası ve ezilmiş domatesler arasında acıyla derdini dökmüş mısralara Muharrem. İşte Sezen Aksu'nun diye bildiğimiz o şarkı; o gün, o sokak arasından doğmuş aslında. Seyyar satıcı Muharrem, yüreğinde Necla'nın seyyar aşkı, şöyle dile getirmiş acılarını:
"Hayat zorlaşınca Çıkmaz sokaklarda soluksuz kalınca Azalınca manadan Seyyar sevdalarda parçalanınca
Dil yetmeyince Göz görmeyince gönül hissetmeyince Kırılınca camdan kalp Dönüp yalnızlığa kilitlenince
O zaman şarkı söylemek lazım avaz avaz O zaman şarkı söylemeli çığlık çığlığa O zaman yüreğin yükü hafifler belki biraz O zaman şarkı söylemek lazım avaz avaz
Hay la la la la ley, hay la la la la ley Hay la la la la ley, la lay la la ley Hay la la la la ley, hay la la la la ley Hay la la la la ley, la lay la la ley
Dert bitmeyince Bildiğin çektiğine yetmeyince Düşmanın da kendini yakalayınca Bi daha kin gütmeyince
Dil yetmeyince Göz görmeyince gönül hissetmeyince Kırılınca camdan kalp Dönüp yalnızlığa kilitlenince
O zaman şarkı söylemek lazım avaz avaz O zaman şarkı söylemeli çığlık çığlığa O zaman yüreğin yükü hafifler belki biraz O zaman şarkı söylemek lazım avaz avaz" |